Yazı

COĞRAFİ KEŞİFLERDE “UYGAR” VE “BARBAR” KADIN TASAVVURU

Bedenin Coğrafyası: Çıplaklık ve Korse Arasındaki Uçurum

    Günümüzde çeşitli araştırmalarda, görsellerde ve eleştirilerde “uygar” ve “barbar” ayrımı üretilirken karşımıza belirli imgeler çıkıyor. Bunların arasında benim açımdan en dikkat çekeni giyim ve kuşam temsilleri oluyor çünkü giyim “gelişmişlik düzeyi” imgesinin yanı sıra o kültür hakkında da temsil sahnesi yaratarak o kültürle imgeleri sabitleyip özdeşleştiriyor. Yazı boyunca; “uygar” ve “barbar” kadın tasavvurunu önce çıplaklık ve korse üzerinden karşılaştırıyor, ardından bu tasavvurların ekonomik refleksler ve sömürgeci mekanizmalarla olan bağlarını inceleyerek aralarındaki diyalektik ilişkiyi tartışıyorum. Sıcak veya soğuk bölgelerde yaşayan insanların, kır veya kentte yaşayan insanların, saray veya kasabada yaşayan insanların kıyafetleri onlar hakkında belirli temsiller oluşturuyor. Johannes Stradanustarafından tasarlanan ve Theodoor Galle tarafından işlenen “The Discovery of America” adlı gravürde kâşif Amerigo Vespucci’nin 1492’de Amerika kıtasını ilk kez gördüğü an tasvir edilir. Gravürde göze ilk çarpan çıplak kadın figürü, yanında duran giyinik “uygar” figüre doğru uzanmaktadır. Çıplak kadın figürü burada hem “ilkel” hem de “davetkar” tasvir edilmiş. Buldukları toprakları temsil eden bu figür uzanışıyla toprakları adeta teslim ediyor. Erkek figür ise hem giyinik hem de elinde bir pusula taşıyor yani bilime ve bilgiye sahip. Ana iki figür çevresinde ise çeşitli “serbest” hayvanlar ve arkada yakılmış -her an kontrolden çıkabilirmiş gibi duran- bir ateş var.

Kadın figürünün çıplaklığı aynı zamanda toplum içinde görece daha “eşit” bir konumu olduğunun göstergesidir. Örneğin; “Üç İlkel Toplumda Cinsiyet ve Mizaç” eserinde üretimin “ortak bir bakım faaliyeti” olarak görülmesinden erkeklerin de kadınlar kadar “besleyici” ve “şefkatli” rollere sahip olduğundan bahseder (Mead,1935:15-22). Aslında bazı topluluklarda roller daha esnektir ancak bu esneklik sömürgeci toplumlar tarafından “ehlileştirilemez” olarak damgalanmalarına hatta bununla birlikte “barbarlık” temsilleriyle karşımıza çıkmasına sebep olmuştur. Coğrafi keşiflerin olduğu 16. ve 17. yüzyıllarda Avrupa dünyasında Fransız kadınların giyiminde eksik olmayan parça ise korseydi. O dönem Fransa’da saray halkından aristokratlara, aristokratlardan ise burjuvaziye aktarılan çeşitli görgü kuralları vardı. Kurallar ve kısıtlamalar sınıflar arası aktarılan tarzlarda da açıkça görülüyordu. Dönemin kadınları bedenlerine zarar verebilecek ürünleri güzellikleri uğruna kullanıyorlardı işte korse de bunlardan biriydi. Zayıflamak ve bellerini ince göstermek için taktıkları korse, kadınların yalnızca bedenlerini kısıtlamakla kalmıyor aynı zamanda güzellik algısını da dair normu üretiyordu. Onlara dayatılan güzellik algılarının çerçevesinde kadınlar “tenya diyeti” gibi tehlikeli yollara bile başvurabiliyorlardı. Kısacası “uygar” ile “barbar” kadın tasavvurunda “doğa” bir ayrımdanda öte  belirli ölçütleri olan bir düzen bulunuyor.   Kısıtlanabilen, yönetilebilen ve toplumsal cinsiyet eşitliğine sahip olmayan eve kapatılmış kadınlar “uygar” olarak görülüyordu. Keza görece daha özgür ve eşitlikçi bir düzlemde değerlendirebileceğimiz çıplak kadın figürünün “barbar” olarak kodlanması, bu temsilin dönemsel dinamikler bağlamında tartışmaya açmaktadır.

Ekonomik Rahatlığın Azalmasıyla Yükselen “İlkel Refleksler”

    Amerikan Psikolog Abraham Maslow’un 1943 yılında yayınlanmış bir çalışmasında ortaya attığı “İhtiyaçlar Hiyerarşisi” teorisinin insanların yaşamlarını sürerken ihtiyaç duydukları gereksinimlerin beş temel basamağı vardır (1943:370-396). Önem maskesi sırasına göre insanın temel ihtiyaçları: fiziksel ihtiyaçlar, güvenlik ihtiyacı, ait olma ve sevgi ihtiyacı değer ihtiyacı ve kendini gerçekleştirme ihtiyacıdır. Norbert Elias daha önce doğal kabul edilen davranışların utanç eşiğinin yükselmesiyle tabulara dönüşmesini “uygarlaşma süreci” olarak tanımlar. Elias’ın “uygarlaşma” (dürtü kontrolü/nezaket) dediği dönüşümün aslında ekonomik bir zemine, yani Maslow’un “güvenlik” basamağıyla göbekten bağlantılıdır. Avrupalı kadının herhangi bir savaş, kıtlık ve yoksulluk durumunda ekonomik güvencesi sağlanamadığından oluşturulan “uygar” kimliği çatırdamaya başlar. Maslow’un en alt basamağına, yani “hayatta kalma” refleksine geri döner. Elias’ın üstünde durduğu gibi uygarlaşma ince bir buz tabakası gibidir (1939:180-210). Kişi bastırdığı dürtüleri yüzeyin altına ister; bu sebeple uygarlık, altındaki “vahşi” suların donmasıyla her an kırılmaya müsait ince bir buz tabakası gibidir. Ekonomik güvencesizlikteki bu buzu kırar ve “ilkel” (dürtüsel ve şiddete meyilli) refleksler yüzeye çıkar. (Örneğin; bir anne ise çocuğunu korumak için şiddete başvurur veya savaş ve kıtlıkta yağmacılık ortaya çıkar). İncelediğimiz gravürdeki gibi “ilkel” kadın figürü ise Avrupalı kadının ekonomik güvencesini kaybettiği “İhtiyaçlar Hiyerarşisindeki” zamanki en alt basamağını oldukça iyi yönetiyor ve bu konudaki başarısı görmezden geliniyor. Yerli kadının hayatı Avrupalı kadının gözünde “barbarlık” olarak görülüyor. Oysa yerli kadın o coğrafyada hayatta kalmayı başarmış ve bir topluluğun temel ihtiyaçlarını karşılayan önemli bir kişidir. Avrupalının “ilkel” dediği davranışlar aslında yaşadığı coğrafyada hayatta kalmayı mümkün kılan yaşamların  işlevsel pratiklerdir. Avrupalı kadının “uygar” ve “dürtülerini kontrol eden nazik bir hanımefendi” kimliğini inşa edebilmesinin sebebi Maslow’un fiziksel ve güvenlik ihtiyacının karşılandığı belirli maddi ve sembolik ayrıcalıkların sürekliliğine bağlıdır.

Sömürgeci Mekanizmanın Özneleri: “Uygar” ve “Barbar” Kadın Öznelliği

    Günlük hayatına odaklanmış ve sömürgeci toplumun bir parçası olan Avrupalı kadın aslında sömürgeci sistemin vahşetinden ya habersiz ya da bu vahşeti göz ardı ederken; ilkel, geri olarak gördüğü toplumun kadın figürünü “aşağı” olarak konumlandırıyor. Kendi merkezini korumaya çalışan kadın, “barbar” kadının maruz kaldığı sömürgeci sistemin zararlarının onun hayatını ne kadar zorlaştırdığı bilmiyor. Bu nedenle ilk karşılaşmada onu “ötekileştiriyor”. “Tarihin Görgü Tanıkları” kitabında Avrupalı halkın (izleyicinin) çoğunlukla farkına olmadan tarafsız olmayan; nefret, korku ve arzu içeren bir bakış açısı olduğunu belirtir (Burke, 2003:140). Batılı sömürgeci ülkeler “öteki” olarak kodlanan halkların geleneklerini (ritüeller, danslar, dini törenler) yok etmeyi onları “medenileştireceğine” veya başka bir deyişle “karanlıktan kurtaracağına” inanıyordu. “Kolonyalizm ve Postkolonyalizm” kitabında yazar şöyle diyor: “Çok sayıda halkın ‘ötekileştirilmesi’, geri ve aşağı halklar olarak kurulması, Abdul JanMohammed’in ırklar arasında ikili ve yatıştırılması mümkün olmayan söylemsel/gidimli karşıtlıkların üretildiği ‘Manici alegori’ adını verdiği bir düzeneğe yaslanıyordu (Loomba, 2000:128). İlk metinimize(Tarihin Görgü Tanıkları) ırklar arasındaki ikili ve yatıştırılması mümkün olmayan karşıtlıkların dayandırıldığı manici alegoriye yer verilmiştir. Örneğin; Avrupalı misyonerler ve gözlemciler yerli halkın ritüellerini “şeytana tapma” olarak adlandırmışlardır veya batılı gözlemciler; kendi dünyalarını rasyonalite ve disiplinli görürken, “ötekinin” dünyasını irrasyonel, histerik görmüşlerdir. Bunun gibi birçok örnek verilebilir ancak üstünde durmak istediğim halkların ilkel toplumdan bi-haber onları yorumlaması. Çünkü bu bilinçsiz yorumlama beraberinde ötekileştirmeyi getiriyor. Sömürgeci mekanizmaya uzak “uygar” insanlar “ilkel” toplumların geleneklerini dışarıdan ve yok edilmesi gereken bir unsur gibi yorumluyorlar. Dönemin Avrupalı kadını beyaz teni ve korseyle sıkıştırılmış ince beliyle ilkel kadını zarafetten uzak, aşırı ve vahşi olarak yorumlar ancak bu çatışma içinde sömürge sistemine sadece görmesi istenildiği kadar maruz kalır.

Avrupalı kadın kendi “medeniyetini” ve “üstünlüğünü”, ilkel kadının “anormal” ve “öteki” olarak kurgulanmasını pekiştirir. Avrupalı kadın ancak “öteki” o kadar vahşi ve aşırı gösterildiğinde kendi saflığını ve güzelliğini tescillemiş olur.  Devletin aracı olması sebebiyle sömürü düzeninin bir parçası Avrupalı kadın kendi kısıtlanmış bedenini ve zihnini ancak kendi oluşturduğu “güzellik standartlarına” uymayanı arayarak görmezden gelebilir. Eğer karşısındaki “barbar” değilse, ona medeniyet götürme (ve üzerinde tahakküm kurma) misyonu ortadan kalkar. Bir kavramın sınırlarını çizebilmek için o sınırın dışında kalanı tanımlamak zorunludur. Elias’a göre uygarlık ve barbarlık birbirinin zıttı değil, bugün uygar olarak nitelenen her şeyin geçmişteki barbar aşamalardan türeyerek geldiği tek bir tarihsel gelişim sürecinin farklı evreleridir.

 

 

Kaynakça

Mead, Margaret (1935). Üç İlkel Toplumda Cinsiyet ve Mizaç. İstanbul: Kitap Yayınevi

Elias, Norbert (1939). Uygarlık Süreci. İstanbul: İletişim Yayınları

Maslow, Abraham (1943). İnsan Motivasyonu Kuramı. İstanbul: Kuraldışı Yayınları

Burke, Peter (2003). Tarihin Görgü Tanıkları. İstanbul: Kitap Yayınevi

Loomba, Ania (2000). Kolonyalizm ve Postkolonyalizm. İstanbul: Ayrıntı Yayınları

Görsel Kaynaklar

Stradanus, Johannes ve Galle, Theodoor (1492). The Discovery of America (Gravür). Metropolitan Sanat Müzesi, New York