4 Eylül’de, California Üniversitesi Berkeley kampüsünün baş hukuk danışmanı David Robinson’dan bir e-posta aldım. E-postada, adımın Trump yönetimine antisemitizm iddialarını içeren bir dosya kapsamında iletildiği bildiriliyordu. Birkaç gün sonra üniversitenin, Eğitim Bakanlığı’na bağlı Sivil Haklar Ofisi’ne 160 kişilik bir isim listesi gönderdiğini öğrendim. Bu listede öğrenciler, çalışanlar ve akademisyenler yer alıyordu; listedeki kişilerin işlerini kaybetme, okuldan atılma, sınır dışı edilme ya da zarara uğrama gibi ciddi sonuçlarla karşı karşıya kalma ihtimalleri bulunuyordu. İfade özgürlüğünün ve adil yargılama hakkının korunduğuna inandığımız Berkeley gibi bir üniversitede böyle bir durumla karşılaşmak, birçoğumuz için büyük bir sarsıntı oldu.
Antisemitizme, diğer tüm ırkçılık biçimleriyle birlikte, hiçbir tereddüt göstermeden karşı çıkmak gerekir. Ancak kampüslerde bu tür iddiaların soruşturulması için adil süreci güvence altına alan belirli protokoller bulunur; bu olayda ise üniversite yönetimi bu protokolleri askıya aldı. Ayrıca hangi antisemitizm tanımının kullanıldığını da sorgulamak gerekir. Trump yönetiminin de benimsediği Uluslararası Holokost Anma İttifakı’nın (IHRA) antisemitizm tanımı son derece geniştir; çoğu zaman İsrail eleştirisini antisemitizmle eşdeğer tutar. Bu tanım, ifade özgürlüğü ve muhalefet üzerinde bir baskı aracına dönüşmektedir.
Ahlaki bütünlüğümüzü hukuki baskılar ve yıldırma taktikleri karşısında feda etmek hem utanç verici hem de yıkıcı olur. Bu vakada her birimize, hükümete iletilen bir dosyada adımızın geçtiği bildirildi ancak bu dosyaya erişim hakkı tanınmadı. Hakkımızdaki iddiaların içeriğini öğrenmemize izin verilmediği gibi, kendi açıklamalarımızın değerlendirileceği bir inceleme süreci de işletilmedi.
Robinson, gönderdiği tebligatta antisemitik taciz veya ayrımcılık olaylarının “iddia edildiğini” belirtiyor; yani bu iddiaların incelenip doğrulanmadığını, sadece varlıklarının kabul edildiğini ima ediyor. Üniversite, bu iddiaları yürürlükteki Title VI prosedürlerine göre ele almak yerine doğrudan federal hükümete bağlı bir ofise iletmeyi tercih etti. Üniversitenin hukuk danışmanına göre, bazı iddialar isimsiz kişiler tarafından yapılmış. Kimliği gizli birinin bu tür iddialarda bulunması, görünüşe göre, isimleri federal hükümete iletmek için yeterli görülmüş. Oysa bu ofis, sivil haklara ve üniversitelerin yerleşik soruşturma süreçlerine karşı açık bir saygısızlık sergilemiştir.
Hepimiz, Anayasa’nın Altıncı Değişikliği’nde (Sixth Amendment) sunulan korumalara eşdeğer haklara sahibiz: bir avukata sahip olma hakkı, tarafsız bir jüri hakkı, sizi suçlayanların kim olduğunu bilme hakkı, suçlamaların niteliğini ve sunulan kanıtları bilme hakkı. Ayrıca bu tür bir iddiayı kendi kanıtlarımızla çürütme fırsatına da sahibiz. Bu korumalar, üniversitenin Genel Danışmanlık Ofisi’ne (Office of the General Counsel) kuşkusuz tanıdık geliyordur. Çünkü Berkeley’nin Taciz ve Ayrımcılığı Önleme Ofisi’nin (Office for the Prevention of Harassment and Discrimination – OPHD) belirtilmiş politikası şudur:
Her türlü ayrımcılık ve taciz şikâyeti için OPHD, UC sistem çapında belirlenmiş politika ve kampüs uygulama prosedürüne uygun olarak çözüm sürecini izler. Bu süreçler, her bir vakanın tutarlı bir şekilde incelenip ele alınabilmesi için geliştirilmiştir. Amacımız, kötü davranış iddiasında bulunanlarla, bu iddialara yanıt verenlerle ve bilgi toplayan sürece katkıda bulunan herkesle mümkün olduğunca şeffaf ve herkes için saygılı bir biçimde çalışmaktır. OPHD’nin rolü, bir tarafı diğerine karşı desteklemek yerine adil ve nesnel bir çözüm süreci sunmaya odaklanır.
Eğer OPHD, kendi adil inceleme protokollerine uymayacaksa, Berkeley’deki siyasi ifade baskı ve cezalandırmalarına artık açık sezon başlamış demektir.
Listede olan bizler hükümet tarafından “terör sempatizanı” olarak damgalanacak mıyız? Seyahatlerimiz kısıtlanacak mı? E-postalarımız gözetim altında mı olacak? Listede olan öğrenciler, halihazırda tüm bunları yapma istekliliğini göstermiş bir hükümet tarafından artık kaçırılma, sınır dışı edilme, işten çıkarılma, üniversiteden atılma, zarara uğrama ve gözaltına alınma tehlikesiyle karşı karşıya.
İsimleri ihbar etmek, McCarthy döneminden kalma bir uygulamadır. Bu durum, güvenin, etiğin ve adaletin nefes kesici bir şekilde ihlali anlamına gelir. Çeşitli akademik örgütler, tam şeffaflık, adil yargılama süreci, hakkaniyetli inceleme ve Berkeley’i geleneksel olarak yönlendiren ve onun ideallerini tanımlayan prosedürlere bağlılık çağrısında bulunan ilkeli tutumlar geliştiriyor. Tek umudum, üniversitenin ifade özgürlüğü ve ilkeli muhalefet için bir sembol olan o geleneği tamamen yok etmemesidir.
(Üniversite sözcüsü The Chronicle gazetesine şöyle demiştir: “Kaliforniya Üniversitesi, yasal yükümlülüklerini yerine getirirken öğrencilerimizin, öğretim üyelerimizin ve çalışanlarımızın gizliliğini mümkün olan en yüksek düzeyde korumaya kararlıdır.”)
Dürüstlüğümüzü, hukuki zorbalık ve şantaj biçimlerine feda etmek hem utanç verici hem de kendi kendini yok eden bir davranış olurdu. Şu anda durumun “sadece böyle olduğu” fikrini reddetmek önemlidir; zira bu, giderek güç kazanan acımasız bir otoriterlikle iş birliğini meşrulaştıran, etkisiz bir real-politik anlayışına teslim olmaktır.
Üniversitenin bağımsızlığını dış manipülasyonlara karşı koruyan, ortak yönetime, hukuki sürece ve tartışmalı konularda açık, tartışmaya paha biçilmez bağlılığını teyit eden temel ilkeleri açıkça yok etmeye istekli olan güçlere ve bazen peşinen teslim olanlar tarafından artık normalleşme tehdidi oluşturan adaletsizliğe direnmenin zamanıdır. Siyasi aktörler tarafından yönlendirilmeye izin vermek, geniş çapta hayranlık duyulan bir üniversitenin kendi temel ideallerini baltaladığı gibi, eleştirel düşüncenin, muhalefetin ve demokrasinin geleceğini de tehlikeye atar.
(Bu yazının bir versiyonu 3 Ekim 2025 tarihli sayıda yayımlanmıştır.)
https://www.chronicle.com/article/when-universities-become-informants
